banner92

banner93

banner94
19 Ağustos 2019 Pazartesi

Faruk Şen Bugün 16.15'te Bloomberg HT'de!

Zincirin Son Halkasıyız

30 Ocak 2019, 16:27
Zincirin Son Halkasıyız
 

Zincirin Son Halkasıyız

Türkiye için Suriye meselesi ulusal güvenlikten çıkıp bir beka sorunu haline gelmiştir. Bölgede yaşananları iyi anlayabilmek için tarihe de dönüp bakmak gerekmektedir. Suriye’de yaşanan tüm bu olaylar sadece 8 yıla indirgenecek bir olaylar zinciri değil, yaklaşık 300 yıldır süre gelen bir zincirin son halkasıdır.

Osmanlı’nın Parçalanma Süreci

Batı’nın “Ortadoğu” diye adlandırdığı bölge 18. ve 19.yy’da, dünyada sömürdüğü kolonilere ulaşabilmesi için gerekli olan stratejik konumu ve zengin petrol kaynaklarını ifade ediyordu. Batı için o yıllarda pragmatik ve emperyalist bir anlam ifade eden bölge, Türkler için Osmanlı Devleti’nin, Avrupa’da topraklarını kaybetmesi ile sona eren “Osmanlıcılık” doktrininin, yerine geçen “İslamcılık” doktrinini ifade ediyordu. İmparatorlukların parçalandığı bu dönemde Osmanlı devlet adamları için İslamcılık, bölgede yaşayan bütün Müslümanları bir arada tutacak temel değeri yansıtmaktaydı. Bu düşünce elbette İmparatorluğun çöküşünün önüne geçmeyecek ve nihayetinde Kût'ül-Amâre Kuşatması’ndan sonra, sona erecekti. Kût'ül-Amâre Kuşatması akabinde gerçekleşen Sykes-Picot Anlaşması ile Rusya, İngiltere ve Fransa bölgenin siyasal, etnik, kültürel yapısını göz ardı ederek, kendi menfaatlerine uygun sınırları çizmeye başlamışlardır.

Her yüzyıl dünya tarihi açısından bir kırılma teşkil etmiştir ve imparatorluklar yerlerini ulus devletlere bırakmışlardır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgecilik, Wilson İlkeleri kapsamında şekil değiştirmiş (her ulusun kendi kaderini tayin edebilme hakkı) ve kolonyal devletler yayılmacı, sömürgeci düzenlerini kendi destekçileri olan Manda ve himaye rejimlerini oluşturarak devam ettirmişlerdir. (Suriye, Irak, Katar, Ürdün, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri,Umman, Kuveyt, Bahreyn,Yemen, Mısır, Tunus, Cezayir, Libya).

I. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile ayrılan Osmanlı Devleti’nde artık “İslamcılık” doktrini yerini “Türkçülük” doktrinine bırakmış ve Türk Kurtuluş Mücadelesi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlamıştır. Türk Kurtuluş Mücadelesi, Sevr Antlaşması’nın reddedilmesi ile birlikte, emperyalizme ve sömürgeciliği karşı ilk mücadelelerden biri olması sebebiyle, çok büyük önem taşımaktadır. Zira bu ulusal hareket ve bağımsızlık dünyada pek çok ülkeye emsal teşkil edecek ve emperyalizme karşı yeni mücadelelere de ilham olacaktı. 

II. Dünya Savaşı’nın Sonu: Yeni Dünya Düzeni

I, Dünya Savaşı’nın sonucunda galip ülkelerin, mağlup ülkelere dayattığı antlaşmalar neticesinde, mağlup ülkelerde ortaya çıkan ekonomik sıkıntılar, toplumlarda haksızlığa uğramışlık psikolojisini de beraberinde getirdi. Bütün bunlar bugün dünyada halen acısı geçmeyen II. Dünya Savaşı’na da zemin oluşturdu. II. Dünya Savaşı, bugün Batı toplumlarında daha da etkisini arttıran popülizm ve ırkçılığın, ilk somut vakası olarak, geçmişin bugünlere yansıması şeklinde de karşımıza çıkmaktadırlar. Yalta’dan evvel Stalin ve Churchill Moskova’da bir araya gelmişlerdir ve Avrupa haritasını “Yüzdeler Antlaşması” adı verilen gizli bir antlaşma ile yeniden oluşturmuşlardır. Bu vesile ile sadece Avrupa’da 47 tane devlet kurulmuştur. II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan konjonktür, Fransa ve İngiltere’nin geri planda kaldığı, ABD ve SSCB’nin iki süper güç olarak, dünyada kendi ideolojilerini (Kapitalizm-Komünizm) dayattığı bir dünya düzenini ortaya çıkardı. Soğuk Savaş yıllarında, cumhuriyetin ilanı ile II. Dünya Savaşı arasında izlenen ve Türk Dış Politikası’nın temellerini oluşturan “denge” politikası terk edilmiş, Komünizm tehdidi ve SSCB yayılmacılığına karşı Türkiye, ABD liderliğinde oluşturulan NATO ittifakına katılmıştır. Bunun sonucunda SSCB’ye karşı Batı’yla işbirliği yapmıştır.        

Ortadoğu’da Bitmek Bilmeyen Savaşlar ve Bölünmeler

 Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu, bu iki süper gücün hakimiyet mücadelesi verdiği alanlardan biri olmuştur. Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması ile başlayan süreç, bugün hala devam eden etnik, mezhepsel çatışmaların hızlandırılmasının ilk adımıdır.

17.yy’ın başından, 19.yy’ın sonuna kadar Fransa ve İngiltere’nin hakimiyetinde olan bölgenin son 50-60 yıllık tarihini de ABD şekillendirmiştir. 1970’li yıllar hem Ortadoğu, hem de Türkiye açısından kırılma yılları olmuştur.1964 yılında Jhonson mektubu ile Türkiye ABD’ye karşı güven sorunu yaşamış, çok boyutlu bir dış politikaya geçerek jeo-stratejik konumunu ABD’ye karşı bir koz olarak günümüze dek daima ön plana çıkarmıştır. Kıbrıs Barış Harekatı’nda ABD Türkiye’ye 3 yıl silah ambargosu uygulamış, Türkiye ise buna karşılık İncirlik Üssü’nü ABD’ye kapatmıştır. 1970’li yılların Ortadoğu açısından önemine baktığımızda, Arap-İsrail Savaşı sonrasında Batı’nın İsrail’i desteklemesi, Arap ülkelerinde ABD ve Batı’ya karşı birlikte hareket etme mecburiyetini ve ortak bir iradeyi yansıtması sonucunu doğurmuş, 1973 yılında ABD ve Batı ülkelerine uygulanan ambargo bu bakımından önem teşkil etmiştir. SSCB’nin Mısır, Libya, Suriye, Irak gibi ülkelere silah ve siyasi destek sağlaması, ABD ve Batı’yı tedirgin etmiştir. Türkiye’de bu dönemde ABD’ye karşı izlediği çok boyutlu dış politika gereği, Arap ülkelerini desteklemiş ve SSCB ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır. ABD bu gelişmeler karşısında, askeri darbeler veya askeri müdahaleler ile kendi politikalarına yakın siyasal rejimleri desteklemeye başlamıştır. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın şüpheli ölümü, Türkiye’de gerçekleşen 1980 Askeri Darbesi bu durumun tezahürleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Arap Ülkeleri 1970’li yıllarda ortaya koyduğu ortaklık ve yakınlaşmayı daha sonradan kendi menfaatleri gereği koruyamamış, bunun sonucunda ABD Ortadoğu’da yeniden hakimiyetini sağlamıştır.

1980’li yıllara geldiğimizde İran’da gerçekleşen devrim, ABD karşıtlığının İran’da günümüze kadar gelen kalıcı izini yansıtmaktadır. İran o tarihten bu yana ABD için büyük bir tehdit olarak görülmektedir. Irak-İran Savaşı sırasında Saddam’a ekonomik ve askeri yardımda bulunan ABD, böylelikle 8 yıl süren savaşta, iki ülkenin birbirinin her açıdan yıpratmasını kendi kontrolünde sağlamıştır. ABD açısından Ortadoğu sahip olduğu enerji kaynakları ile her zaman önemli olmuştur. Bunun yanında İsrail’in güvenliği ve çıkarları ile daima ortak hareket etmiştir. Ortadoğu’da Emperyalizmin temel politikası böl ve yönet olarak gelişmiş ve günümüze kadar da devam etmiştir.

SSCB’nin 1991’de dağılması ile birlikte ABD, Soğuk Savaş’ın galibi olmuş ve tek süper güç olarak ortaya çıkmıştır. ABD’nin küreselleşme adı altında emperyal bir güç olmuştur. Günümüzde ise refah toplumlarında bir gerileme var. Trump’ın yeniden bu hegemonyayı oluşturmak istemesi ABD’nin eski gücünü kaybettiğinin bir göstergesidir.

Körfez Savaşı

Soğuk Savaş sonrası ABD kendine dünyanın polisliği görevini yüklemiş ve bir dönem desteklediği Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonrasında, BM’nin de desteğini alarak, Körfez Harekatı’nı başlatmıştır. Körfez Savaşı neticesinde ABD Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmıştır. Türk-Amerikan ilişkileri bu dönemde tarihinin en iyi dönemlerinden birini yaşamıştır.  ABD bu dönemde Körfez’deki Arap Ülkeleri ile ilişkilerini günümüze dek daha da geliştirerek sürdürmüştür. Bugün ABD’nin, Yemen hariç bütün Arap Yarımadası, Ürdün ve Irak’ta askeri üsleri bulunmaktadır. Körfez Savaşı’nda Türkiye ve ABD ilişkileri iki müttefik ülke arasında çok yakın bir işbirliğini sağlamıştır. Cumhurbaşkanı Özal ve ABD Başkanı Bush Körfez Savaşı’nda birbirleriyle dayanışma haline olmuşlardır. Türkiye askeri üslerini savaş boyunca koalisyon ülkelerine açmış, BM’nin Irak’a ambargo kararına katılmış ve Kerkük-Yumurtalık Petrol Hattı’nı kapatmıştır.

Turgut Özal Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin aktif bir politika izlemesini, Irak’a Kuzey’den cephe açma fikrini savunmuştur. Bu düşünce ABD tarafından desteklense de dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut ve Genelkurmay Başkanı Zeki Torumtay tarafından kabul edilmemiş ve gerçekleşmemiştir. Özal eğer Türkiye aktif bir politika izlerse, Irak’ın geleceğinde söz sahibi olur, PKK ile mücadelede somut başarı sağlanacağını düşünmüştür. Netice itibariyle Özal yönetmek istediği savaşı CNN’den izlemek zorunda kalmıştır. Türkiye savaşın sonunda ambargo sebebiyle milyarlarca dolar zarara uğramış, Saddam’ın zulmünden kaçan milyonlarca Iraklı Kürt Türkiye sınırına yığılmış, PKK Saddam’ın zayıflamasıyla güç kazanmıştır. 36. Paralel BM tarafından güvenli bölge ilan edilmiştir daha sonra bu bölgede Kürdistan Bölgesel Yönetimi kurulmuştur.

Irak’ın İşgali

Kürdistan emperyalist bir projedir ve ABD’nin Ortadoğu’da 2003’de Irak’ın işgali ile oluşturduğu ilk kanton bölgedir. 2003 yılında ABD’nin Irak’ işgal etmesi sürecinden önce Beyaz Saray’a davet edilen dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı George Bush tarafından gerçekleşen görüşmede Türkiye’nin Koalisyon ülkelerine üslerini açması istenmiştir. Erdoğan ABD’nin Irak’a gerçekleştirecek müdahalede geçmişte Özal’a benzer bir politika izlemek istemiştir. Türkiye’nin ABD’ye üslerinin açılması gerektiğini savunmuştur. İncirlik Üssü’ne askeri yığınak yapan ABD için beklenmedik bir sonuç TBMM’den çıkmıştır. 1 Mart Tezkeresi şeklinde tarihe geçen oylamada, mecliste ABD’ye tezkere çıkmamış, bu sonuç ABD için hüsrana sebep olmuştur. ABD Savaş stratejisini değiştirmek zorunda kalmış ve milyarlarca dolar zarara uğramıştır. Bu sonucu Türk kamuoyundaki ABD karşıtlığı sağlamıştır. Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatan 1 Mart Tezkeresi sonrası 4 Temmuz 2003’te Irak Süleymaniye’de Peşmerge ve ABD askerlerinin Irak’taki Türk Özel Kuvvetleri personelinin başına çuval geçirmesi ve gözaltına alması, ABD’nin 1 Mart Tezkeresi’ne cevabı olarak algılanmıştır. Daha sonradan yapılan özür açıklamaları yeterli olmamış, Türk kamuoyunda ABD karşıtlığı derinleşmiştir.

Arap Baharı

Kamuoyunda oluşan karşıtlık siyasi ilişkileri pek etkilememiştir. ABD Başkanı Obama’nın ziyaret ettiği 2. ülke Türkiye’dir. Bu dönemde Türk-Amerikan ilişkileri stratejik ortaklık düzeyine yükselmiş ve bölgesel işbirliği artmıştır. Türkiye bu dönemde Ortadoğu’ya rol-model ülke olarak Batı’da tasvir edilmiş, ABD ve AB tarafından Erdoğan hükümeti desteklenmiştir. 2011 yılında Arap ülkelerinde demokrasi, insan hakları ve ekonomik taleplerle başlayan protestolar Ortadoğu’yu bir iç savaşlar silsilesinin içini hapsetmiş ve bu kapsamda Ortadoğu’da yeni problemleri de beraberinde getirmiştir.

Uzun yıllardır Arap ülkelerini yöneten diktatörlerin devrildiği Arap Baharı’nın sonucunda demokrasi yerine bölgede uzun yıllardır devam eden yeni mezhep çatışmaları ve istikarsızlık hakim olmuştur. Mısır’da demokratik hükümet darbe ile devrilmiş yerine cuntacıların lideri Sisi gelmiştir. Libya’da hala yeni bir anayasa üzerinde uzlaşı sağlanamamış ve ülke iki farklı grup tarafından yönetilmektedir. Yemen’de mezhep çatışmaları İran ve Suudi Arabistan arasında bir hakimiyet mücadelesine dönüşmüştür. Arap Baharı ile Suriye’de önceleri protestolarla başlayan gösteriler bir iç savaşa dönüşmüş ve 8 yıldır devam etmektedir. Ülkeyi uzun yıllardır yöneten Esad Aile hala yönetimde ve Rusya ile İran tarafından desteklenmektedir.  Arap Baharı sırasında Türkiye aktif bir politika izlemiş, demokrasi ile iş başına gelen hükümetlerden ve sivil halkı (muhalifler) desteklemiştir. Batı ve ABD muhalifleri desteklemiş, silah satmıştır. NATO ve koalisyon ülkeleri, Libya, Mısır, Suriye ve Yemen’de askeri operasyonlar yapmıştır.

Suriye Meselesi

Bugün sonlarına yaklaştığımız ve Türkiye’nin beka meselesi olan Suriye’deki iç savaş Arap Baharı’nın doğurduğu bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriye’de geldiğimiz noktada, Türkiye PKK/PYD’nin Suriye’de ABD’nin desteği ile kazandığı bölgelerden çekilmesi ve ülkenin üniter yapısının korunmasını savunmaktadır. Suriye mevcut durumda farklı güçlerin çatışma alanı olmuş ve ülke 3 farklı grubun hakimiyetine geçmiştir. Rusya’nın 2015’ten itibaren aktif yer aldığı ve desteklediği Esad, ülkenin %60’nı kontrol altında tutarken, Türkiye’nin desteklediği muhalifler Suriye’nin Kuzey Batı’sını kontrol etmektedir. ABD ve Koalisyon ülkelerinin DEAŞ’a karşı desteklediği PYD/PKK ise ülkenin Kuzey Doğu’sunu kontrol altına almıştır.

 Astana 3’lüsünün garantör ülke olarak güçlü bir ortaklık kurması, Batı’yı Suriye’den uzaklaştırsa da, ABD bölgede hala aktör ülke konumundadır. DEAŞ bahanesi ile silahlandırdıkları PYD/YPG’ye hala siyasal destekte bulunması, bu süreçte NATO ülkesi olan Türkiye’yi, Rusya’ya yakınlaştırmıştır.

 

Trump’ın Çekilme Kararı

Trump’ın aslında seçim kampanyasının bir parçası olan bu karar Türkiye’nin Suriye Politikasında yeni yaklaşımlara sebep olmuş ve Türk-Amerika ilişkileri yumuşama sürecine girmiştir. Oysa bu kararın ABD derin devletinde bir hükmü olmadığı daha sonradan ortaya çıkmıştır. Nitekim bu karar alındıktan bir ay sonra ABD ek 600 asker Suriye’ye göndermiştir.

ABD’nin Ortadoğu politikasının temelini oluşturan İsrail’in güvenliği, Suriye’de de geçerli bir politikadır. İran’ın Suriye’de aktif bir politika izlemesi ve kalıcılaşması İsrail’in güvenliğine çok büyük bir tehdittir. Günümüzde İran’ı ablukaya alan ABD, ambargoyla birlikte İran’ı iyice zayıflatmayı planlamaktadır.

Güvenli Bölge

Erdoğan ve Trump’ın uzlaştığı bu plana göre Türkiye Suriye’nin Kuzeyin 30 KM’lik bir güvenli hat kuracak, ve YPG 30 KM güneye çekilecek. Erdoğan’ın tezine göre bu güvenli bölgede Suriyelilerin geri dönüşü de hızlanacak. Fakat bu planlar ne zaman başlayacak onunla ilgili hala somut bir tarih ya da adım bulunmamaktadır.

Adana Mutabakatı

Adana Mutabakatı Erdoğan’ın son Moskova ziyaretinde Putin’in ortaya attığı bir konudur. Suriye ile 1999 yılında varılan bu mutabakata göre Türkiye’yi tehdit eden PKK’nın lideri Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edilmesi ve Türkiye PKK’nın Suriye’de varlığını tespit etmesi durumunda müdahale etme hakkı tanıyan bu antlaşmadır. Putin’in böyle bir adım atması ise şüphesiz Türkiye’yi Esad’la yeniden masaya oturtma düşüncesidir. Rusya Esad’ın Türkiye tarafından tanınmasını ve desteklenmesini istemektedir.

Akılcı Politikalara İhtiyaç Var

Dış politikada dün dündür bugün bugündür. Dış politikada duygusal olunmaz, akılcı ve gerçekçi olunur. ABD bir Kürt devleti kurmak istiyor ve bu da Türkiye’nin ilerleyen yıllarda bölünme sorunu ile yüzleşmesi gerekeceği bir tehdidin de ötesinde, bir gelecek sorununu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye merkezi hükümet olan Esad’la doğrudan olmasa da dolaylı bir ilişki kurması ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlaması gerekmektedir. Nitekim Barzani bir referandum kararı aldı, Irak merkezi hükümeti ve İran bu referandumun karşısında durdu ve Barzani geri adım atmak zorunda kaldı. Aynı düşünceyle burada da hareket edilmeli ve merkezi hükümetle işbirliği yapılmalıdır.

Rusya’da Güven Vermiyor

Bugün Rusya PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmiyor ve YPG ile işbirliği yapmaktan da çekinmeyen bir politikası var. Bu noktada Türkiye çok boyutlu bir Suriye politikası izlemeli ve savlarını bölge ülkelerine ikna etmelidir. Türkiye bu güvenlik sorunu derinleşmeden diplomatik ve askeri adımlar atmalıdır.

Sonuç

Suriye bölünme riski zincirin son halkası olan Türkiye’nin de ilerleyen yıllarda bölünme tehdidi ile karşılaşmasına kuvvetle muhtemel imkan sağlamaktadır.  Ruhani’nin sözünü unutmamak lazım :” Önce Irak’ı böldüler, sonra Suriye’yi şimdi de bizi abluka ile bölmek niyetindeler... Emin olun bizden sonra sırada Türkiye var” sözü bölgenin geleceğini okumak açısından oldukça önemlidir.  

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    SAYFALAR
    ARŞİV